Doğal ortamdaki canlı ve cansız varlıkların tamamı o coğrafyanın tabii elemanları olarak kabul edilir. Zaman süreci bu varlıkları bütünleştirir böylece ekolojik dengenin bir elemanı olarak varoluş gayelerine göre her biri kendine biçilen fonksiyonları durmaksızın yerine getirir. Canlı ve cansız varlıkların oluşturduğu bu birliktelikteki bir aksaklık ya da fazlalık zincirin halkalarında bozulmalara sebep olmadan düzeltilirse düzen bozulmayan saat sistemiyle işlemeye devam eder.
Sürdürülebilir bir hayat için temel şart, halkalardaki her bir üyenin verilen görevi aksatmadan yerine getirmesine bağlıdır. İnsan müdahalesi olmadığı sürece dengenin bozulmadan devam ettiği, bilimsel bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Ancak insanoğlunun yeraltı ve yerüstü varlıklarından acımasız ve doyumsuz faydalanma arzusu, dengedeki halkalarından bir ya da birkaçını koparınca denge bozulur. Yok oluşa doğru giden sessiz süreç işlemeye başlar. Farkındalık oluştuğunda ise tahribat çoğu zaman geri dönüşümsüzdür ve tamiri elde edilenin binlerce katı bir masrafla bile eskiyi geri getiremez. İçinde yaşadığımız evren maalesef bu olumsuz örneklerin milyarlarca çeşidine örnek olan bozulmuş doğal yaşam ortamlarıyla kaplıdır.
İnsan eliyle gerçekleşen bu olumsuz örneklerin değişik çeşitlerine her köşesinde cennet bahçelerine sahip Samsun’umuzda da rastlamanın ve bir şey yapamamanın acısını her an hissetmekteyim. Bu gün bu felaketlerden biri durumunda olan İstilacı balık türlerinin doğal faunamıza etkilerinden bahsedeceğim. Seksenli yılların başında nasıl, nereden ve kim ya da kimler tarafından Trakya’dan ülkemiz sularına giren yöresel adıyla ot sazanı, yaygın kullanılan ismiyle İsrail sazanı (Carassius spp.)’nı örneklemek istiyorum. Yakın bir gelecekte iç sularımızı balıkçılık açısından adeta bir ÇÖLE dönüştürecek olan bu tür, iki binli yılların başında Samsun’da sadece iki durgun su habitatında bulunurken günümüzde debisi yüksek akarsularımızda dahil bütün iç sularımızda yoğun tür olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni bir balık türünün sularımızda çoğalmasının ne gibi bir olumsuzluk yaratacağı, hatta iyi bir gelişme kabul edilmesi gerektiğini düşünenler olabilir. Ancak yerli türlerimizde bulunmayan bu balığın hem çok kılçıklı olması, hem de kokusundan kaynaklanan sebeplerden dolayı iç tüketimde alıcısı bulunmamaktadır. Balık unu yapılarak kullanılması mümkün olsa da doğal türlerimizden yaklaşık dokuz kat fazla üreme kapasitesine sahip olması, var olan doğal türler ve özellikle ekonomik balık türlerinin yumurtalarını besin olarak tüketmesi gibi sebeplerle gerekli tedbir alınmadığı takdirde yakın bir gelecekte birçok türün yok olacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalmamıza sebep olacaktır. Bu yüzden Terme Simenit Gölü’nde yöre halkının severek tükettiği turna balığının yok olmak üzere olduğu bilinmektedir. Aynı olumsuzluk Ladik Gölü’nde de yaşanmaktadır.
Turna balıklarının yok olması sadece bir balık türünün kaybedilmesi değil, ekolojik dengenin geri dönüşümsüz olarak bozulması demektir. Turna olmazsa önce göllerimiz, sonrasında da yakın çevrenin tahrip olduğu görülecektir. Yok olmanın sırası insanagelmeden tedbir alamazsak geleceğimize bırakacağımız hiçbir mirasın önemi kalmayacaktır.











