CÜMBEZİN KIZI
Prof. Dr. Nazmi Polat
Yanı başımızda yaşanan güncel olaylar sebebiyle bir hafta gecikmeli olarak cümbezin kızını yazıyorum. Türk Ocakları Samsun şubesinin düzenli olarak tertiplediği konferansların bir yenisini dinlemeye gitmiştim. Doğrusu ne cümbezden, ne yılda yedi defa verdiği meyvesinden, en acısı da nede cümbezin kızlarından haberdar değildim. Konferansı edebiyat öğretmeni, yazar, İlteriş Kutluk ve Yıldırım Kürşat’ın annesi, Türk romancılığının zirve isimlerinden rahmetli Emine Işınsu roman ödülünün sahibi “Ülkü Demiray” hanımefendi verdi.
Bir hakkı teslim etmeliyim ki kelime hazinesi, sunum üslubu, dinleyiciyle iletişimi ve kurduğu ses temelli gönül birlikteliğine hayran oldum. Neden hepsinden birer adet almadığım için pişman olduğum eserlerinden “cümbezin kızı ve karlar eriyince” kitaplarını bir çırpıda okudum.
Cümbezin kızı yazarın ifadesiyle ”susarak kabuk bağlamasını beklediğimiz yaramızın romanı. Kıbrıs’ta İngiliz sömürgesi döneminde Araplara satılan yaklaşık dokuz bin kızımızın boynu bükük hikâyesi.” Ama ne acı bir hikâye. Hele de iki kızınız ve üç de dünya güzeli kız torunuz varsa inanın dayanacak yüreğiniz olmaz, olamaz. Gençlerinizin nerdeyse tamamı geleceğini yaban ellerindeki hayallere, umutlara bağlıyorsa ciğeriniz bırakın kavrulacağı kadar kavrulsun.
Cümbez, Doğu Afrika orjinli tropikal bir incir ağacı. Kıbrıs için sembol bitkilerin en başta geleni. Oldukça uzun ömürlü, söz gelişi Lala Paşa Cami avlusunda bulunanı, 720 den fazla yaşta, yaklaşık 15 metre boyunda ve büyüleyici bir gölgeye sahip.
İngilizler gelmeden, nice dostlukların, unutulmayan arkadaşlıkların dahası kardeşliğin yaşandığı bir gölgelik. Beraber şarkıların, çocukça oyunların, evlerde pişenlerin paylaşıldığı bir aile ortamı.
Ne olduysa ada İngilizlere kiralandıktan sonra oldu. Kardeş hukukuyla bağlı komşuluklar yavaş yavaş düşmanlıklara, ayrılıklara, insanlık dışı katliamlara dönüşecek bir yol ayrımına dönüştü. Köyler ayrıldı, birliktelik bozuldu, halk otobüsleri biri varken diğerinin binmediği yolcuları taşımaya başladı.
Türk’e düşman unsurların da oyuncağı olan güçler kira ücretini Osmanlı’ya ödemek için adanın sahiplerinden vergi adı altında karşılanması mümkün olmayan ücretler alarak her geçen gün yaşama şartlarını ağırlaştırdı. Vergilerin altında ezilen insanlarımız önce tarlalarını, sonra değerli eşyalarını nihayetinde, tencere tava, kepçe kazanı satarak nafakasını temin etmeye çalıştı ama zora dağ dayanmadı.
Karınları doysun ve geride kalanı doyursun diye Türk Kızlar’ını Filistin’e Ürdün’e pazarlayan Ferdaneler cirit atmaya başladı.
Dilini, kültürünü, kumalarını ve kocasını bile tanımadan binlerce kızımız mal pazarındaymış gibi satıldı. Ama yaşanan ıstıraplar öylesine zulme dönüştü ki ne kendileri nede geridekilerin karınları doydu, yedikleri gözyaşlarıyla ıslanmış zehir aşı oldu.
Yazar soruyor, kızların babası ya da kızların yerinde olsaydınız, ne yapardınız? Ve devamında ki sorusu “Filistin’deki şanlı direnişin “arkasında ki güç ne ola ki?
Sağlıcakla kalın.












Gönlünüze ve kaleminize sağlık hocam kıymetli hocam. Selam saygı ve muhabbetlerimi sunuyorum.