Ait olduğun şehrin takımının taraftarı olma hissiyatı çok başka bir şey. Mutlaka ülkenin bir çok yerinde doğduğu, büyüdüğü şehrin takımını tutan, onu hayatının merkezine koyan onbinlerce kişi vardır. Ben konuya Samsunspor açısından bakacağım haliyle. Sadece Samsunsporluyum diyebilmeyi değil bir aşk hikayesi ve aşık olmanın bir şeklini anlatacağım bu sefer.
Deplasmanlar güzeldir. Bambaşka bir heyecanı olur. Ancak esas güzelliği aylardır bir birini görmemiş bir çok arkadaşın bir araya gelmesindedir, paylaşım ve yardımlaşmadır bence. Geçtiğimiz pazar günü Galatasaray maçı öncesinde de böyle oldu. Ülkenin hatta dünyanın farklı yerlerinden aynı heyecan ve duygularla gelen Samsunsporlular İstanbul Samsunsporlular Derneği ve dernek önünde toplandı. Görmekten mutluluk duyduğumuz dostlarımız, yeni tanışmalar, yapılan tezahüratlar, maça ve sezona dair yorumlar…
Bu esnada yanıma bir arkadaşım geldi. “Ağabey nasılsın? Bilet bulamadım ama yine de Samsun’dan atlayıp geldim. Bakalım girebilecek miyim? Giremezsem de otobüsleri beklerim” dedi.
Umrunda değildi maça girip girmemek. Kendisi gibi Samsunsporluların toplandığı yerlerden birine gelmiş, herkesle aynı heyecanı yaşıyordu. Kendime hem işte bu böyle bir tutku derken hemde arkadaşın bilet bulamaması içimi burkmuştu.
Aradık, sorduk ama açıkçası o andan sonra birilerine ulaşmak zordu ve zaten ulaşamadık da. Bilet devri de yasak olduğu için devir de yaptıramadık. Kendim maça girdim ama açıkçası hep aklımda kaldı, keşke biraz daha önce haberimiz olsaydı dedim kendime. Dün akşam konuyu, fotoğraf ile birlikte dahili olduğum bir WhatsApp grubunda paylaştım.
Bu nasıl bir sevda dedim ki zaten gruptaki herkes aynı sevdayı aynı şekilde yaşayanlardandı. Hemen “Ağabey biz o arkadaşa bilet bulduk. Kendisi maça girdi. Hatta bir arkadaş daha vardı onun biletini de çözdük” cevabı gelince nasıl sevindim anlatamam.
Arkadaşın bu halini görünce kendi giremediğim maçlar ve yaşadığım üzüntü aklıma gelmişti. 2001-2002 sezonunda meşhur Sadık İlhan olayının yaşandığı Ts maçına girememiştim kapılar kapandığı için. Sahanın bir kısmını gören Karşıyaka Mahallesi sırtlarına çıkıp oradan izlemiştik maçı. Artık ne kadarını görebildiysek. Tabi şimdi oralar hep bina olduğu için bu mümkün değil artık. Bir de 2005-2006 sezonundaki 1-1 lik Konyaspor maçına maraton kombinem olmasına rağmen yine kapıların kapanması sebebiyle girememeştim. Bir ümit stadın tüm tribünlerindeki görevlilere rica etmiştim ama nafile. En son artık ümidi kesmişken şehir kale arkasında bir emniyet mensubuna durumu izah edebilmiş ve kale arkasına girebilmiştim.
İnsan düşünüyor. Otobüsle 12 saat yol geliyorsun ve biletin yok. Büyük ihtimalle maça giremeyeceğini biliyorsun. Duyduğun heyecan,armaya olan tutkun her şeyin önüne geçiyor.
Kendin gibi Samsunsporlularla birlikte o atmosferi yaşamak için kalkıp Samsun’dan İstanbul’a geliyorsun. Bir insan hayatında kaç şey için bunu yapar diye soruyor insan kendine.
Hatta mantığını ve gerekliliğini bile sorguluyor zaman zaman ama her seferinde o tutku her şeyin,aklın,mantığın önüne geçiyor. Gerçekten tarif edilemez, izahı olmayan ve aynı hissiyata sahip olmayanların hiçbir zaman anlayamayacakları bir durum.
Bu aşkın bir yansıyış şekli de eski stadyumdan. Yaş itibariyla anılarımın hemen hepsi yıkılan Ondokuz Mayıs Stadyumuna ilişkin. Her detayı bizler için başka başka hikayeler yazdıracak, şehrin sembollerinden biri olan, tribünlerinden yüzbinlerce arma sevdalısının geçtiği, binlerce futbolcunun şanlı formayı giydiği bu mabedin bir tribününü dahi bizlere çok görenlere buradan tekrar selamlarımı iletiyorum.
Ancak kendilerinin tek bir anısı olmadığı için varlığını önemsemeyip onu yok etmiş olsalar da bizlerin anılarını silmeleri mümkün olmuyor tabiki.
Eski stadyumda yeni nesillerin hiçbir zaman göremeyecekleri hatta belki de bu yazı ile ilk defa duyacakları iki husus vardı. Birisi kart kapısı. Diğeri de son on yada bazen on beş dakikada açılan stadyum kapıları. Kart kapısı denilen tribün,şehrin amatör spor kulüplerinde futbol oynayan futbolculara yada teknik adamlık yapanlara tanınan bir ayrıcalıktı. Bu kişiler ellerindeki kart ile kendilerine ayrılan bu tribüne ücretsiz girerdi.
Bir diğer husus ise her maçın son on yada on beş dakikasında stadyum kapılarının açılmasıydı. İşte bir aşkın en saf ve en tutkulu hallerinden biri hep burada yaşandı.
Eskiden kağıt bilet vardı. Şimdiki gibi elektronik bilet,elektronik turnikeler vs yoktu. Hatta bir ara jeton benzeri bir şeylerle giriş yapılmıştı. Giriş kapılarının bulunduğu koridorların içinden bilet alınır yine aynı yerde görevliler biletleri yırtar ve içeri girilirdi.
Bu sebeple tribüne giriş kuyrukları oldukça uzun olur ve tribüne girmek saatler sürerdi. Yağmur altında yada güneşin alnında beklenen saatler. Koridorun girişindeki demirde yaşanan curcunalar, kaynaklar, tartışmalar vs vs.
Sonrasında maç başlar, takım bazen iyi bazen kötü,bazen galip bazen mağlup. 70-75. Dakikaya kadar berabere yada mağlup gelinen maçlarda hep bir beklentim olurdu. Birazdan kapılar açılacak, dışarıda bekleyenler tel örgülerin dibindeki kısımdan beton basamaklara doğru koşarak çıkacak, o heyecanla destek artacak ve takım belki gol bulacak.
İyi de dışarıda bekleyenler ne demek? Maçın 75.dakikası olmuş, on beş dakika da devre arası geçmiş. Hava soğuk yada yağmurlu. Yenilebilecek tek şeyin beklemiş simit yada paran varsa (ki olsa zaten maça girmeyi tercih ederdi) köfte ekmek olduğu o ortamda.
Kim neden beklesin bir buçuk saat o soğukta yada beklemediyse bile sadece on dakika için neden stadyuma gelsin o yağmurda? İşte bir aşkın en saf haliydi son on dakika kapılarının açılmasını bekleyenlerin aşkı. İmkanları kısıtlı olduğu için bu ağabeylerimiz yada arkadaşlarımız tribündekilerle aynı heyecanla kapıların açılmasını beklerdi. Bir birimizden farkımız yoktu. Dediğim gibi onların varlığı, çocuk olduğum o yıllarda bana bir destek ve güvenceydi.
Şimdi tabiki böyle şeyler çok yabancı hatta anlamsız geliyor olabilir. Ancak arma aşkının bence en tutkulu ve en saf haliydi sadece son on dakika
stadyuma girmek için duyulan bu heyecan. Şimdi ise trafiğe takılmamak için maçın durumuna bakmaksızın son beş dakika stadyumdan çıkılıyor,en güzel günlerde bile maç sonunda takım neredeyse boş tribünlere üçlüye geliyor. O dönem öyleydi bu dönem böyle.
Mutlaka şimdi de herkes kendini fazlasıyla tutkulu hissediyordur ve yaşadığımız dönem şartlarında öyledir de. Ancak yukarıdaki gibi de bir durum vardı hatırlatayım. Bu vesileyle tarihimizin en güzel günlerinden birini yaşadığımız bu günlerde,bizlere bunları yaşatan futbolcularımızı maç sonunda yalnız bırakmamamız gerektiğini de belirtmek isterim.











