1.Ligde hedefe oynadığımız dönemler hariç maçın favorisi olarak veya bu maçı kazanırız inancı ile maça gitme duygusunu sanırım en son 1993-1994 ,1994-1995 ve sonraki bazı sezonlarda yaşamıştım.
Güçlü kadrolardı, çok kaliteli isimler ve özel seyircisi olan oyuncular vardı. Timofte, Bünyamin,Osman,Ertuğrul,Ercan,Serkan,Celil,Cenk,Vural,Müjdat, Oruma ,Stella, Ngonge ve daha bir çok isim. Kadrolar böyle olunca maçlara ayrı bir özgüvenle gider, hatta bazen daha çok heyecan duyabilmek için rakibin direnç göstermesini umardık.
Yıllar sonra bu akşam maç öncesinde aynı özgüveni hissettim. Geçen hafta Kasımpaşa maçının devre arasında da benzer şeyler yaşamıştık. Dediğim gibi bahsettiğim o eski kadrolar çok kaliteliydi ve maçların öncesinde böyle hissetmemiz doğaldı.
Şimdi ise durum daha farklı. Takımın maçı kazanacağına dair bu inancımız, takımın kadro kalitesinden çok fizik kapasitesine, dinamizmine, yardımlaşmasına, oyun disiplini dahilinde kalmasına, futbol oynamaya çalışmasına dayalı.
Tabiki bu teknik kadronun donanım ve kapasitesine, oyuncuların meslek ahlakları ve karakterleri ile direkt ilişkili. Anlaşılıyor ki bu birliktelik tam manasıyla sağlanmış.
Bence futbolun doğrularını yapma niyetinde olan bir hocanın bu çalışmaları ülkede fark yarattı. Çünkü yıllarca ülkemizde teknik adamların aslında gözümüzde büyüttüğümüz kadar nitelikli olmadıklarını, oyuncuların ise daha çok işin kolayına kaçtıklarını kariyerli oyuncuların bile ligdeki durumu görüp dördüncü beşinci haftadan sonra lige ayak uydurduğunu, hakemlerin de buna prim verdiğini bizzat gördük.
Thomass Reis oyunun günümüzde fizik gücü ile oynandığını, rakipten daha çok koşup daha güçlü olunduğunda fark yaratılacağını, bunun sonucunda sahanın her yerinde boşta bir oyuncu bulunabileceği gibi futbol gerçeklerini haliyle biliyor.
Bugün de bunu net bir şekilde gördük. Bir bütün halinde futbol oynayabilen bir takımda oyuncu bazında maç değerlendirmesi yapmak çok gerekli değil diye düşünüyorum. Benim gördüğüm, topa sahip olduğumuz her anda top ayağında olan oyuncumuza alternatif yaratan mutlaka bir oyuncumuz olduğu gerçeği. Bu sebeple oyunu rahat yönlendirebildik ve rakibin top bizdeyken etkili pres yapmasına izin vermemiş olduk. Boşta kalan her topu ise mutlaka kapmaya çalıştık rakibin rahat top kullanmasına izin vermedik. Emre ve Holse’nin rakip üstündeki sürekli baskısına Bennasser’in temaslı ve hamleli oyunu da eklenince direncimiz maç boyu düşmedi.
Maç sonu röportajında Antalyasporlu Erdoğan’ın “Hiçbir şey yapamadık. Samsun’un biraz geriye yaslandığı anlarda bir şeyler YAPABİLDİK” cümlesi de bunu ortaya koyuyor kanaatimce. Üstelik sarı kart sınırında olan Ntcham’ın bir çok pozisyonda hamlelerde çekingen davranmış olmasına rağmen.
Yukarıda takımın futbol oynama niyetinde olmasından bahsetmiştim. 1-0 galip olan takımın oyuncusu kendisine yapılan sert faulden sonra yerde yatmayıp topu hemen kullanmaya çalışıyorsa,2-0 dan sonra bir çok pozisyonda dört kişi ile ceza sahasına giriyorsa o takım bir şeyleri değiştirmiş ve futbol oynamaktan zevk almaya başlamış demektir.
Bundan sonra ne olur? Bu rüya devam eder mi yada nerelere kadar gider? Hepimizin aklında bu var. Avrupa’ya deplasman yapma hayalleri kuruyoruz. Hayal bu ya haftaya belki başka bir hayal daha kuracağız.
Futbolun doğrularını yapan, forma adaleti sağlanmış ve böylesine bütünleşen bir ekibin, ligin mevcut şartlarında ve futbol dışı olumsuzluklar yaşanmadığı sürece sezonu başarılı şekilde devam ettirebileceğini düşünüyorum.












Güzel yazı Engin Bey abim