Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına adım attığımız bu günlerde, ülkenin içine sürüklendiği çoklu kriz tablosu ekonomik buhran, sosyal çürüme, siyasal tıkanma ve adaletin yitimine dair derin bir umutsuzluk bizleri yeniden bazı temel soruları düşünmeye zorluyor:
Kimiz biz?
Neyin yanındayız, neyin karşısındayız?
Ve en önemlisi:
Bu topraklarda birlikte yaşamanın ortak aklını bulabilir miyiz?
Bu sorulara sağlıklı yanıtlar ararken, Türkiye’nin siyasal geleneklerinden ikisini Türk solunu ve Türk milliyetçiliğini birbirine yaklaştırmak mümkün mü diye sormadan edemiyorum.
Çünkü bu iki gelenek, yüz yıl boyunca hem en sert şekilde karşı karşıya geldi hem de aslında aynı ülkenin çocukları olarak benzer acılardan geçti. Ne var ki bu ortak hafızanın içinden, ortak bir gelecek fikri bir türlü doğmadı.
Solun ve milliyetçiliğin yolları, daha en başta “kimlik” meselesinde ayrışıyor.
Sol; kimliği sınıf, emek, ezilmişlik ve çokkültürlülük temelinde tanımlar. Milliyetçi söylem ise “Türklük” etrafında homojen bir yurttaşlık modeli kurar. Biri çoğulculuğu savunurken, diğeri birlik içinde bütünlüğü öncelemektedir.
Devlete bakışta da bu zıtlık sürüyor.
Sol için devlet; çoğu zaman baskı aygıtıdır, eleştirilmesi gereken bir iktidar aracıdır.
Milliyetçiler içinse devlet; korunması ve yaşatılması gereken kutsal bir varlıktır. Biri halkı merkeze koyar, diğeri devleti.
Tarihe gelince…
Sol; Osmanlı’ya eleştirel, Cumhuriyet’e ise dönüşümcü bakar.
Milliyetçi söylem ise Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir bütünlük arar ve inkıtaa değil süreklilik vurgusu yapar.
Dolayısıyla ortak bir tarih anlatısı da inşa edilememiştir.
Bu iki gelenek arasındaki ilişkiyi belirleyen en güçlü etken belki de 1970’lerin sağ-sol çatışmalarıdır.
On binlerce gencin öldüğü, üniversitelerin cephaneliğe döndüğü bir dönem…
Her iki taraf da bu çatışmadan yalnızca beden değil, ruh yaralarıyla çıktı. Bugün 60 yaşını geçmiş insanların hâlâ birbirine selam verememesi bundandır.
Bu travmanın üzerine bir de Kürt meselesi eklendi!
Sol, kimlik hakları ve eşit yurttaşlık temelinde meseleye yaklaşırken, milliyetçi gelenek bunu bir “bölünme tehdidi” olarak yorumladı.
Ve böylece zihinsel bir baraj daha inşa edildi.
Peki birlik mümkün mü?
Bugün geldiğimiz noktada, bu iki siyasi damar hâlâ birbirini “vatan haini” ya da “faşist” gibi karikatürlere indirgemeye devam ediyor.
Oysa içinden geçtiğimiz dönem, böyle yüzeysel suçlamaları kaldıramayacak kadar varoluşsal bir eşik barındırıyor.
İşsizlik, barınma krizi, asgari ücretin erimesi, yargı sisteminin çürümesi, eğitimde fırsat eşitsizliği gibi her iki geleneğin tabanını da doğrudan etkileyen sorunlar, belki de ilk kez bu kadar ortak bir zemin yaratıyor.
Mesela; solun “adil bölüşüm” talebi ile milliyetçilerin “yerli üretim” vurgusu, kamucu bir ekonomik modelde buluşabilir.
Mesela; solun “sivil toplum” tecrübesi ile milliyetçilerin “örgütlü toplum” inancı, afet yönetimi ve yerel kalkınmada ortaklaşabilir.
Mesela; solun anti-emperyalist refleksi ile milliyetçilerin bağımsızlıkçı dış politikası, NATO’ya, IMF’ye ve F-35 dayatmalarına karşı bir direnç hattı oluşturabilir.
Yalnızca akıl değil, vicdan da gerekli!
Ancak bütün bunlar yalnızca akılla olmaz. Vicdan gerekir. Cesaret gerekir. Geçmişle yüzleşmek gerekir.
Bir zamanlar Deniz Gezmiş’in idamına karşı çıkan Osman Yüksel Serdengeçti’nin cesareti gibi…
Bugün bir yanda TİP’li gençler, diğer yanda Bozkurt işareti yapan lise öğrencileri aynı sınav sisteminden, aynı barınma krizinden, aynı umutsuzluktan mustarip. Bu gençler birbirine sırtını dönerse, bu ülkenin geleceği karanlıktır.
Bu ülkenin solu da milliyetçiliği de halk çocuklarının alın terinden doğdu.
Her ikisi de dışa bağımlılığa, ahlaki çürümeye, kültürel yozlaşmaya isyan ederek yola çıktı. Şimdi yeniden bir araya gelme zamanı değilse bile, birbirini anlamaya çalışma zamanıdır.
Aynı sofrada oturmak için önce aynı toprağın acısını tanımak gerekir.
Türkiye’nin geleceği, kutuplar arasında kalmış kararsız seçmenin değil; birbirine önyargıyla bakan bu iki köklü geleneğin, ortak vicdan üretme cesaretinde yatıyor.
Çünkü bu ülke; sağın da solun da ortak vatanı.
Ve bu vatanın yarası derinse, merhebi de birlikte bulunmak zorunda.
Cemil Deveci
www.cemildeveci.com











