Siyasi suç nedeniyle idam, demokrasiyi gölgeleyen ve hatta kirleten bir eylemdir. Tartışmasız bu tespiti yaptıktan sonra Türk siyasetinde herkes payına düşeni alsın. Çünkü demokrasimiz hangi açıdan bakarsanız bakın bu yönden kusurludur.
Türkiye 1950 yılında çok partili parlamenter demokratik sisteme geçmişken, dönemin iktidar partisi ülkeyi içine düşürdüğü ekonomik kıskacında etkisiyle, iktidarı devretmemek için demokrasi dışı baskıcı yollara başvurdu. Toplumu kamplaştıran ve muhalefeti baskılayan sert, anti demokratik yol izledi. Muhalefet partisi lideri İnönü’nün mitinglerinin engellenmesi, taşlanması, suikastlar düzenlenmesi, CHP’nin mallarına el konulması gibi oy oranı düştükçe şiddeti, adaletsizliği, hukuksuzluğu artıran bir siyaset tarzı uyguladı. Ve nihayet bardağı taşıran son damla olarak, meclisin yetkileriyle donatılmış ‘Tahkikat Komisyonu’nu kurdu.
Tahkikat Komisyonu; istediği kişileri sorgulayabiliyor, tutuklayabiliyor, her türlü yayını yasaklayıp toplatabiliyor, gazeteleri kapatabiliyor, gerekli gördüğü her türlü araç, gereç ve belgeye el koyabiliyor, siyasal toplantıları yasaklayabiliyordu. Bu komisyonun çalışmaları gizli olup kararlarına kesinlikle itiraz edilemiyordu. Bu kararlara karşı çıkanlar, bir ila üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılıyordu.
1955’ten itibaren kitlelerin ekonomi alanındaki beklentileri düş kırıklığına uğrayınca, Demokrat Parti iktidarı giderek sorgulanmaya başlanmıştır.
1957 erken seçiminden sonra devletin kaynaklarının büyük oranda tükenmesi üzerine mal kıtlıkları boy gösterdi ve Türk Lirası yüzde 330 oranında devalüe edildi. Ve sonucunda, sabit gelirlilerin satın alma gücünde büyük bir düşüş yaşandı. Bu koşullarda iyice gerilen iktidar-muhalefet ilişkileri yeni yeşeren demokrasimizi tıkanmaya doğru sürüklemiştir.
Bunu gören iktidar, sorunlara çözüm üreteceği yerde yukarıda belirttiğim yöntemlerle muhalefeti susturmaya yönelmiştir. Bu durum hem TBMM içinde hem de dışında siyasal gerilimi tırmandırırken, ‘Tahkikat Komisyonu’nun kurulması da İstanbul ve Ankara’da öğrenci gösterilerinin artmasına neden olmuştur.
Hükümet öğrenci eylemlerini bastırabilmek için askeri birlikleri kullanmaya başladı ve dolayısıyla ordu kışlasından çıkarılarak siyasetin içine çekildi. Demokrat Parti iktidarının dini siyasi propaganda aracı yapan anti laik ve Cumhuriyet Devrimlerine karşı tutumundan rahatsız olan genç subaylar, askerin gençlerin ve halkın üzerine gönderilmesine de karşı çıkarak, hükümetin ülke aleyhine yürüttüğü politikaya son vermek için aralarında örgütlendiler. Ve ardından 27 Mayıs Hareketi geldi. Bu hareket, diktatörlüğe giden DP iktidarına tepki niteliğindeydi. DP iktidarının özellikle son yıllarında iç politikadaki sertlik yanlısı tutumu ve neden olduğu ekonomik bunalım, yeni bir yönetimin oluşturulmasını gerekli kılıyordu.
27 Mayıs hareketini destekleyenler; üniversite gençliği, öğretim üyeleri, memurlar gibi eğitim düzeyleri yüksek ancak 1950’lerdeki ciddi ekonomik daralmadan etkilenen kitlelerdi.
Genç subayların öncülüğünde Milli Birlik Komitesi, 27 Mayıs 1960’da kansız bir biçimde iktidara el koydu. Komite, Menderes hükümetini devirmek ve bazı anayasal değişiklikler yapmak suretiyle yeniden sivil yönetime geçileceğini öngörüyordu. Nitekim 27 Mayıs hareketinin ardından bir “Kurucu Meclis” oluşturuldu ve bu meclis Türkiye ’nin ve Avrupa’nın en ilerici ve demokratik Anayasası’nı yaptı.
Milli Birlik Komitesi İnönü’nün dediğini yapıp; Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamını infaz ettirmemiş olsalardı ne 1971 ara rejimi ve ne de 1980 darbesi ola bilemezdi.
1961 Anayasa’sının getirdiği özgürlük ortamında, 1946-1960 arasındaki ekonomik, sosyal ve kültürel aşınma hızla giderilir ve Türkiye bugün Orta Doğunun ve Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden biri olurdu…











